içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

YETİŞKİN BİREYLERİ OBSESYONA İTEN ETKENLER 2

Obsesif Kompulsif Bozukluğu Açıklayan Bilişsel Modeller

1-Abartılı Sorumluluk Algısı Modeli (Salkovskis, 1985):

            Abartılı Sorumluluk Algısı Modeli’ ne göre, normal erişkinlerin zihinlerinden de, OKB’ li bireylerde görülen benzer içerikli imge, dürtü ya da zorlayıcı düşünceler geçmektedir. OKB’ li kişilerin sıkıntı yaşamasına neden olan, zorlayıcı düşüncelerin kendisi değil, bu zorlayıcı düşünceler hakkında yaptıkları hatalı değerlendirmelerdir. OKB’ li bireyler, sıkıntı verici bu düşünceler üzerinde kişisel sorumlulukları olduğu yönünde hatalı değerlendirmelere sahiptir. Bu nedenle bu abartılmış sorumluk duygusunu ortadan kaldırmak ya da etkisizleştirmek için işlevsel olmayan çabalar içerisine girerler. Salkovskis’ e göre, bir zorlayıcı düşünce ile bir obsesyon arasındaki fark, onun oluşumu, içeriği ya da kontrol edilemezliği değildir. Patolojik olan, zorlayıcı düşüncenin değerlendirilme ya da yorumlanma şeklidir. Bu modele göre obsesyonun gelişiminde sorumluluğun değerlendirilmesi ve etkisizleştirme (nötrleştirme) etkinlikleri kritik önem taşır. Bir düşünceye yüklenen anlam, bu modelin temelini oluşturur. Obsesif bir düşünce, imge ya da dürtü bireyin kişisel sorumluluğu olduğu ya da sorumluluğunu artırdığı şeklinde yanlış yorumlanırsa, zorlayıcı düşünceler sıkıntı oluşumuna ve kaygı artışına neden olabilir. Buna paralel olarak sorumluluktan kaçma ya da kaçınmaya yönelik çabalar gibi etkisizleştirme yanıtları başlatılmaktadır. OKB’ li bireyin geçmiş yaşantılarından ve deneyimlerinden kaynaklanan işlevsel olmayan bir sorumluluk şeması vardır. Bu şema bazı kritik olaylarla aktive olur ve kişide istenmeyen, zorlayıcı düşünce, dürtü ya da imgelere yol açar. Kişi kendisine ya da bir başkasına zarar vermekten korkar ve durumu felaketleştirici bir biçimde yorumlayarak kişisel sorumluluğunu abartılı düzeyde algılar. Bu durum kişinin kaygısının, huzursuzluğunun ve düşüncelerinin şiddetinin artmasına neden olur. Bazı savunma stratejileri ya da etkisizleştirme çabalarına başvuran birey geçici bir süre rahatlama sağlar. Ancak sonraki süreçte bu döngü tekrarlanır ve birey aynı şeyleri gittikçe daha şiddetli yaşamaya başlar. Abartılı sorumluluk algısının gelişmesinde, bireylerin erken yaşam deneyimlerinden kaynaklanan 5 önemli nokta olduğunu öne sürmektedir:

1.Çocukluk döneminde, çocuk için önemli bir figür tarafından kasten ya da dolaylı olarak gelen tehdidin önlenmesine yönelik sorumluluk hissi duymak

2.Katı ve aşırı kuralların ya da görevlerin yürütülmüş olması        

3.Çocukluk döneminde sorumluluk duygusunu arttıran deneyimler olması

4.Gerçekten yaşanmış ya da yaşanmamış bazı spesifik olayların sıkıntıları arttırması

5.Yanlışlıkla bir olayın kişinin düşüncesini desteklemesi ve davranışları yanlış yorumlamaya

yol açacak şekilde etkilemesi

Modelin geçerliliği pek çok araştırmacı tarafından sınanmış ve genel olarak da bulguların destekleyici olduğu bildirilmiştir. Yapılan çalışmalarda obsesyonel hasta grubu ile obsesyonel olmayan sağlıklı kontrol grubunu karşılaştırılmış ve modelde önerildiği gibi, obsesyonel olan hastaların olmayanlara göre daha fazla bir şekilde genel sorumluluk ile ilgili inançlara ve yorumlara sahip olduklarını göstermiştir. Aynı çalışmada önemli bir diğer bulgu da, bu zorlayıcı düşünceler hakkındaki yorumlamaların ve değerlendirmelerin zarar ile ilişkili olmasıdır. Yine obsesyonel olan hastalarda sorumluluk bilişleri ile kompulsif davranışlar ve nötrleştirme çabaları arasında ilişki olduğu ve bu durumun da modeli desteklediği öne sürülmektedir (Aktaş, 2014). Bu modele göre obsesyonun gelişiminde iki aşama kritik önem taşır; sorumluluğun değerlendirilmesi ve yansızlaştırma etkinlikleri. Bir düşünceye yüklenen anlam bu modelin temelini oluşturur. Obsesif bir düşünce, imge ya da dürtü bireyin kişisel sorumluluğunu artırdığı şeklinde yanlış yorumlanırsa, zorlayıcı düşünceler sıkıntı oluşumuna ve anksiyete artışına neden olabilir. Buna paralel olarak sorumluluktan kaçma ya da kaçınmaya yönelik çabalar gibi yansızlaştırma yanıtları başlatılmaktadır. Yansızlaştırma yanıtlarının ortaya çıkarılması, OKB’nin ortaya çıkmasında önemli bir süreçtir. Yansızlaştırma, algılanmış sorumluluğu azaltıcı bir etki oluşturmak amacıyla istemli olarak başlatılan etkinlik olarak tanımlanır. Bu etkinlik kompulsif davranışlar ya da düşünce ritüelleri olarak ortaya çıkabilir. Yansızlaştırma yanıtlarının pekiştirilmesi sonrasında, kişi yansızlaştırma yanıtının sorumluluklarını yerine getirmesine yardımcı olarak sıkıntılarında bir azalmaya yol açtığı şeklindeki algılaması nedeniyle obsesyonlarını sürdürmeye devam eder (Pişgin ve Özen, 2010).

2-Anlamın Yanlış Yorumlanması Modeli (Rachman, 1997):

            Bu model, düşüncelerin yanlış yorumlanmasına dayanmaktadır. OKB tanısı alan kişiler, cinsellik, saldırganlık, kutsal değerlere hakaret gibi rahatsız edici içeriklere sahip zorlayıcı düşünce, imge ve dürtülerin anlamını hatalı yorumlayarak; kendi ahlak sistemleri içerisinde, bu zorlayıcı düşüncelerden ötürü kendilerini günahkar, ahlaksız, tehlikeli, iğrenç, suçlu olarak tanımlayabilmektedir. Zorlayıcı düşünceler üzerine yapılan bu felaketleştirici ve hatalı yorumlamalar da, OKB belirtilerinin şiddetlenerek devam etmesine yol açmaktadır. Yavaş yavaş “Ben güvenilmezim”, “Ben canavar/şeytan biriyim”, “Ben tehlikeliyim” gibi düşünce kalıplarına yol açar. Kendileri hakkındaki bu zorlayıcı ve istenmeyen düşünceler şiddetlendikçe kişilerde korku artar ve kontrolü kaybedeceğini, dürtülerine engel olamayacağını, başkalarına zarar vereceğini, eğer onun obsesyonlarını bilirlerse diğer insanların onu reddedeceğini ve cehenneme gideceğini yoğun bir şekilde düşünmeye ve kaygılanmaya başlar. Obsesyonlar anlamın yanlış yorumlaması sürdükçe devam eder. Obsesyonların içeriği bu noktada önem kazanır, özellikle agresyon, cinsel içerikli ve hakaret/küfür etme ile ilişkili obsesyonlar kişinin ahlaki sisteminde daha çok etkilidir. Yanlış yorumlamalar zayıfladığında ya da ortadan kalktığında ise obsesyonlar azalmaktadır. OKB’ li bireyde tetikleyici herhangi bir içsel/dışsal uyaran istenmeyen zorlayıcı düşünceleri aktive eder. Kişi zorlayıcı düşünceleri üzerine felaketleştirici yorumlar yapar ve tehdit olarak algılamaya başlar. Düşüncelerin varlığının onları gerçekleştirmekle neredeyse aynı olduğu şeklindeki hatalı yorumlamaları ve hissettiği sorumluluk arttıkça, kişi bu düşünceleri daha şiddetli olarak yaşamaya devam eder. Kaygısı gittikçe artar ve uyaranlara fazla odaklanmaya ve dikkatini yöneltmeye başlar. Böylece uyaranları olduğundan daha büyük ve önemli olarak algılar. Bu durum kişinin obsesyonlarının olmasına yol açar ve obsesyonlardan dolayı yaşadığı kaygı gittikçe artar. Baş edebilmek için genellikle etkisizleştirme çabalarına girişen birey geçici süreyle rahatlama sağlasa bile bu döngü aynı şekilde devam eder. Nötrleştirme/etkisizleştirme çabaları çok önemlidir çünkü OKB’ de çok yaygındır. Psikolojik bir işleve hizmet eder ve obsesyonların beklenen etkilerini azaltmaya ya da engellemeye yarar. OKB’ li bireyin obsesyonlarını iptal etmek, düzeltmek, karşı koymak ve telafi etmek için çok güçlü bir dürtüsü vardır. Nötrleştirme çabaları bu anlamda kısmen de olsa başarılı olur ve kişiyi geçici olarak rahatlatır. Ancak daha sonra bu rahatlama durumu git gide azalır ve kısır döngü içinde kişi aynı çabalara devam eder (Aktaş, 2014). OKB’nin belirtilerini açıklamak için ortaya konan bu modelde, OKB tanısı alan kişiler, cinsellik, saldırganlık, kutsal değerlere hakaret gibi rahatsız edici içeriklere sahip zorlayıcı düşünce, imge ve dürtülerin anlamını hatalı yorumlayarak; kendi ahlak sistemleri içerisinde, bu zorlayıcı düşüncelerden ötürü kendilerini günahkar, ahlaksız, tehlikeli olarak tanımlarlar. Zorlayıcı düşünceler üzerine yapılan bu felaketleştirici ve hatalı yorumlamalar da, OKB belirtilerinin şiddetlenerek devam etmesine yol açar. Obsesyonlar anlamın yanlış yorumlaması sürdükçe devam eder. Yanlış yorumlamalar zayıfladığında ya da ortadan kalktığında ise azalır. Rachman, obsesyonların temelinde, kişisel anlamın felaketleştirerek yanlış yorumlanmasına katkıda bulunan başka bilişsel süreçlerin de yer aldığını öne sürmüştür. Obsesyon geliştirmeye eğilimli kişilerin, düşüncelerini eylemle eşitlemelerine gönderme yaparak, “düşünce-eylem kaynaşması (fusion)” kavramını ortaya atmıştır. Düşünce-eylem kaynaşması, hastanın, obsesyonel düşüncesini ve yasaklanmış eylemini ahlaki olarak eşit olarak gördüğü veya obsesyonel düşüncenin korkulan olayın olabilirliğini artırdığını hissettiği psikolojik bir fenomen olarak tannımlanmıştır. Düşünce-eylem kaynaşmasına eğilimi olan kişiler, istenmeyen benliğe-yabancı zorlayıcı düşüncelere yanıt olarak, olayların kişisel anlamını yanlış yorumlayarak aşırı sorumlulukları olduğu biçiminde yanlış bir değerlendirmeye varırlar. Rachman, abartılı sorumluluğun, istenmeyen zorlayıcı düşünceler için, anlamın felaketleştirerek yanlış yorumlanmasına katkı yaptığını düşünmüştür. Öte yandan, abartılı sorumluluğun, düşünce-eylem kaynaşmasının hem bir nedeni hem de bir sonucu olabileceği de öne sürülmüştür (Pişgin ve Özen, 2010).

3-Bilişsel Kontrol Modeli (Clark, 2004):

            Kaygı bozuklularının çoğunda ortak olan ve OKB’ de de ön plana çıkan nokta uyarıcının tehdit edici olarak anlamlandırılması ve yorumlanmasıdır. Olayın/durumun kendisinden çok nasıl yorumlandığı önemlidir. Ancak her olay, herkeste aynı etkiyi (kaygıyı) yaratmaz. Düşüncelerin kontrolü modelinde, istenmeyen düşüncelerin kontrol edilmeye çalışılması temel problem olarak görülmektedir. OKB tanısı almış bireyler, bilinç düzeyinde istenmeyen düşüncelerin, imgelerin ya da dürtülerin engellenmesi, baskılanması ya da ortadan kaldırılması gerektiği inancına sahiptirler. Uyaranları tehdit edici olarak ve kişiliklerine aykırı olarak algıladıkları için bunları değiştirmek, bastırmak için çaba harcarlar ve kontrol edebileceklerine inanırlar. Zorlayıcı düşünceler üzerindeki algılanan kontrolün en iyi göstergesi belki de düşüncenin gerçek olabileceğine ve o durumun gerçekten ortaya çıkabileceğine dair olan inançtır. Kişi kötü şeyler olacağına inanır ve bu durum kaçınılmaz olarak onda zorlayıcı düşüncelere sebep olur. Ve eğer bunları kabul edilemez olarak algılıyorsa o zaman düşünceleri kesinlikle kontrol etmek gerektiğine ve bunun çok önemli olduğuna inanır ve çabalarını arttırır. Düşünceleri kontrol etmeye yönelik işlevsel olmayan bu türden çabalar ve çabaların sonuçlarının yorumlanması, istem dışı ortaya çıkan düşünce, imge ya da dürtülerin daha yoğun olarak yaşanmasına yol açmaktadır. Kontrol etmede başarısız olunduğunda da işlevsel olmayan yorumlar yapma ve kaygı düzeyinde artış görülür. OKB’ li bireylerin düşünceleri bastırmaya çalışma gibi stratejileri çok sık kullandıkları belirlenmiştir. OKB’ li bireyin sahip olduğu işlevsel olmayan üst bilişsel inançlar, kaygı düzeyleri ve aktive edici faktörler istenmeyen zorlayıcı düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olur. Bu düşünceler kişiler tarafından kendiliklerine aykırı olarak yorumlanır ve bunları kontrol etmenin gerekliliğine olan inanç artar. Kişi istenmeyen zorlayıcı düşüncelerini kontrol edebilmek için çaba göstermeye başlar. Sonrasında kişi düşüncelerini kontrol etmede genellikle başarısız olur ve bu noktada ikincil yorumlamalar devreye girer. Kişi başarısızlığı hakkında işlevsel olmayan bir takım açıklamalar bulmaya çalışır. Bu durum kaygısının daha da artmasına ve ilk durumdan daha çok kontrol çabası göstermesine yol açar. Düşünce kontrolündeki başarısızlıkla birlikte kontrol çabaları da artar ve kişi gittikçe kısır bir döngünün içinde kalmaya başlar (Aktaş, 2014). Yani düşünceleri kontrol etmeye yönelik işlevsel olmayan bu türden çabalar, istem dışı ortaya çıkan düşünce, imge ya da dürtülerin daha yoğun olarak yaşanmasına yol açmaktadır (Pişgin ve Özen, 2010).

 

4-Davranışçı Model:

            Mowrer’in korkunun oluşumunu açıklayan ‘iki basamaklı öğrenme kuramı’ OKB’nin oluşumu ve devamını açıklamak için kullanılmıştır. Bu kurama göre klasik koşullanmayla öğrenilen korku, edimsel koşullanmayla artarak pekişir. Öğrenme ilkelerine göre obsesyonlar koşullanmış uyaranlardır ve anksiyete oluştururlar. Oluşan anksiyete kaçma, kaçınma, tekrarlama gibi stratejiler kullanılarak azaltılır. Kişinin anksiyetesini azaltmak için kullandığı bu stratejiler yaşam alanlarını daraltır, işlevselliğini bozar. Böylece kırılması zor kısır bir döngü oluşur. Bu döngünün kırılmasına yönelik girişimler davranışçı terapi yaklaşımı olarak alıştırma ve tepkiyi engelleme girişimlerinin gelişmesine neden olmuştur (Şenormancı, Konkan, Gönüllü Güçlü, Sungur, 2012).

5- Kognitif Modeli

Alıştırma ve tepkiyi engelleme özellikle yıkama ve daha az oranda kontrol etme ritüellerin de yararlıdır. Tedaviyi tamamlayan hastaların % 70-80’inde semptomlarda düzelme görülmüştür. Hastaların yaklaşık % 20-30’unun tedaviyi reddettikleri ya da bıraktıkları örülmüştür. Kısa dönem tedavi başarısı % 63, uzun dönem tedavi başarısı % 55 oranında saptanmıştır. OKB’nin davranışçı terapisinde tedavi reddinin yüksek oranda olması, sadece alıştırma ve tepkiyi engellemenin kullanımının saf obsesyon, örtülü kompulsiyonlar, istifleme gibi bazı kompulsiyon alt tiplerinin varlığında etkisinin az olması, tedaviye direnç, tedavi uyumsuzluğu, tedavi motivasyonunun az olması, hatalı kognisyonlar ve inançların ön plana çıkması gibi nedenlerle, OKB’de kognitif bileşenin davranışçı terapiye eklenmesinin gerektiğini belirtilmiştir (Şenormancı, Konkan, Gönüllü Güçlü, Sungur, 2012).

                                              

                     Obsesif Kompulsif Bozukluğa Kuramsal Açıdan Bakış

Toptaş (2019)’a Göre Obsesif Kompulsif Bozukluğa Kuramsal Açıdan Bakış Aşağıdaki Gibidir:

1-Psikanalitik Kuram:

            Freud on dokuzuncu yüzyılın sonlarında obsesif kompulsif bozukluğu bilimsel olarak tanımlamış, yaşamı boyunca da obsesyonel nevroz üzerine 14 eseri olmuştur. Bu konuda yaptığı yayın sayısının diğer bozukluk ve hastalıklara oranla daha fazla olduğu görülmektedir. Freud, obsesif-kompulsif davranışların klinik belirtilerini şu şekilde açıklamıştır: “hastanın zihni gerçekte kendisini hiç ilgilendirmeyen düşüncelerle doludur ve kendisine yabancı gelen dürtüler hissetmektedir; arada bir, karşı duramadığı eylemlere geçmek zorunda kalır. Zihnine takılan bu düşünceler (obsesyonlar) hasta için hiçbir anlam taşımadığı için, çoğu kez kendisine de saçma gelir. Karşı koymayı bir türlü başaramadığı bu düşünceler onu bitkin düşürene dek oyalar ve bir ölüm kalım sorunuyla karşılaşmışçasına kaygılandırır. ’’Freud tüm diğer nevrotik tablolarda olduğu gibi bu bozukluğun da yaşamın ilk yıllarındaki ebeveyn çocuk ilişkisinde yaşanılan çatışmalardan kaynaklandığını düşünmektedir. Anne babasının sevgisine ve bakımına ihtiyacı olan çocuk onların dediklerine uymak zorundadır. Oysa diğer yandan biyolojik bir ihtiyaç olan çişini ve kakasını bırakmak istemektedir. Bu durum çocukta çatışma yaratır. Çocuğun hayatında yeni kazanmakta olduğu bir yetidir; seçim yapması, karar vermesi. İstenmedik zamanda ve yerde çişini, kakasını yapması kınanır ve ceza alırken, tutması ödül almaktadır. Çocuğun bu evredeki çatışmaları çözülmediğinde baskı altında tutulsa da kişinin gelişiminde aksaklık yaratır ve obsesyon gelişmesine neden olur. Freud, obsesif kompulsif bozukluğun gelişimini anal döneme saplanma ya da bu döneme gerileme olarak açıklamıştır. Gerilemeyi zorlanma durumlarında ruhsal gelişimin vardığı noktadan daha önceki dönemlere geri dönülmesi olarak ifade ederler. Gerileme ile libidonun genital organizasyonu terk edilir; anal sadistik evreye gerilenir. Bu evrede libidinal dürtü nesnesine karşı hem sevgi, hem de nefretin birlikte taşındığı görülür. Anal sadistik döneme gerilemenin ön koşulu anal dönemde fiksasyonun olmasıdır. Obsesyonların gelişiminde çocuğun boşaltım sistemlerinin kontrolünü kazandığı ve bunun eğitiminin verildiği dönem özel bir öneme sahiptir. Bu eğitim sırasında çocuğun egosu ile dürtüleri arasındaki ilişki gelişimi oluşmaktadır. “Çocuk çevresel etkenleri dikkate alarak dürtülerini ertelemeyi öğrenebilecek midir?” tuvalet eğitimi ile anında tatminin önlenmesine çocuk ya kızgınlıkla karşı koyar ve istenmeyen zaman ve yerde boşaltarak durumu protesto eder ya da annesinin cezalandırması ihtimaline karşılık korku ile boyun eğer ve tuvaletini tutar. Bu anne çocuk arasındaki ilişkide bir birinin, bir diğerinin kazandığı bir savaşı başlatabilir. Eğer anne çok kesin bir tutumla çocuğu suçlar ve cezalandırırsa çocuk suçluluk duyguları ve itaat etme zorunluluğuyla öfke ve karşı koyma isteği arasında bocalamaya başlar. Anne ile etkileşiminde çocuğun karşı çıktığı şey yasaktan çok bu yasağa çok katı şekilde uymasının beklenmesidir. Takıntılı olmaya aday kişi içindeki kirlilik, zıtlaşma, saldırganlık ve inatçılık duygularıyla mücadele etmek için bazı savunma mekanizmaları geliştirir. Takıntılı kişilikte karşıt tepki oluşturma, yalıtma, bastırma savunma mekanizmaları kullanılır. Takıntı hastalığında buna yer değiştirme ve yap-boz mekanizması da eklenir. Psikanalitik ekol obsesyonel düşünceleri, dürtü türevleri olarak değerlendirir. Kimi zaman bu dürtüler aynı şekilde kalır, kimi zaman da zorunlu olarak zihne gelen ve rahatsızlık veren düşüncelere dönüşür. Obsesif kompulsif kişi anal erotik ve saldırgan dürtülerini bilinçdışında tutmak için yalıtma, karşıt tepki oluşturma, yap-boz savunma mekanizmalarını kullanır.

 Karşıt Tepki Oluşturma: Kişi içindeki olumsuz duyguların (öfkenin) tam tersi bir tutum içerisinde olur. Böylece bu duygu bastırılmış ve bilinçdışında tutulmuş olur. Dışarıdan bakıldığında bu kişiler çok kibar ve naziklerdir, aşırı temiz, düzenli ve doğrucu görünürler, ancak içlerinde kin, nefret, pislik, düzensizlik, saldırma ve yok etme duyguları taşırlar. Bu kabul görür tutum ve davranışlarla asıl içlerinde sakladıkları duyguların yarattığı bunaltıdan kurtulmaya çalışmaktadırlar.

Yalıtma: Yaşanılanların, geçmiş hatıraların, bir amacın veya bir isteğin duygulardan soyutlanarak anlatılmasıdır. Kişi yaşadığı bir olayı izlediği bir filmi ya da başkasının başından geçen bir olayı anlatır gibi anlatır. Aslında derinindeki karmaşanın ve öfkenin ortaya çıkmasını önlemek için anlattığı şeyleri kendisi yaşamamış gibi duygusuz bir şekilde anlatır. Bir anlamda kişi yalıtma ile zihnindeki bazı düşüncelere dokunulmamasını sağlamaya çalışmaktadır.

Bastırma: Kişi cinsellik ve saldırganlık dürtülerinin eseri olan istek ve beklentileriyle baş edemeyeceğini düşündüğü için yok saymak ve derinlere bastırmak eğilimindedir.

Yap- Boz: Bu mekanizmada amaç; bunaltı, kuşku ve korku yaratan bir davranışın ikinci bir davranışla nötralize edilmesidir. Yapılan bir eylemle diğer eylem iptal edilmiş olur bu mekanizmada. OKB’de sıkça karşımıza çıkan tekrarlamalar bir yapma-bozmadır. Burada temel amaç bir eylemin iptal edilmesi ve farklı bir niyetle tekrarlanmasıdır. Eskiden dürtüsel olarak yapılmış olanın yerine artık süper egonun yaptırdığı geçirilir. Örneğin yıkama kompulsüyonunda daha önce gerçekleştiği varsayılan bir kirlenmenin bozulması amaçlanmaktadır.

Yer Değiştirme: Bir nesneye ilişkin çatışma yaratan olumsuz duyguların bastırılması ve nötr olan başka bir nesneye bu duyguların yansıtılmasıdır. Freud rüyalarda, fobilerde ve obsesif kompulsif durumlarda bu savunmanın öneminden bahseder. Obsesif kompulsif bozuklukta suçluluk, kirlenmişlik, öfke duygularının yerine sürekli el yıkama, bedensel kirlilik, sürekli giyinme ve soyunma davranışları gelmiştir.

Freud obsesif kompulsif bozukluğu, “sadistik süperego” ve “mazoşist ego” ilişkisi olarak betimler. Korku duygusunun, başkaldırma isteğine karşı zaferini simgeleyen bu ilişkiyi sürdürmek pek kolay olmaz. Bastırılan agresyonun kontrolden çıkması olasılığı her zaman vardır. Bunu önlemek için sürekli yeni önlemler (kompulsiyonlar) geliştirilmesi gerekir. Obsesif kompulsif bozuklukta baskılanmış agresyon dışarıya vurulmaz, kişinin içinde kalarak ona eziyet eder. Korku kızgınlığa her zaman egemen olduğundan kişinin istekleri dışarı vurulacağına kişinin kendisine karşı sadistçe kullanılır. Bunun temelinde, ana baba tutumları yatmaktadır. Bir yandan çok katı bir disiplin uygulayan bu anne - babalar, diğer yandan çocuklarına aşırı düşkünlük gösterirler. Çok katı disiplin çocuğu kırar ve engeller; aşırı düşkünlükse silahsız bırakır.

            Freud’dan sonraki dönemde OKB ile ilgili çalışmalar bir süre onun görüşlerinin geliştirilmesi şeklinde olmuştur. Freud’dan sonraki dönemde OKB ile ilgili çalışmalar bir süre onun görüşlerinin geliştirilmesi şeklinde olmuştur. Freud, karşıt tepki oluşturma benzeri özgül savunmaların, bu hastalığı tekrarlayıcı davranışlar görülen diğer bozukluklardan ayırdığını savunur. Ayrıca nesne ilişkilerindeki başarısızlık ile anal özelliklerin artışı arasında bir ilişki olduğu varsayımından bahseder.

2-Davranışsı Kuram:

            Davranışçı kuramda obsesyonların oluşumu şöyle açıklanmaktadır: nötr uyaranlar anksiyeteyle eşleştirilerek klasik koşullanmayla öğrenilir ve kompulsiyonlar da bu anksiyeteyi kısmen azaltır. Böylece öğrenilmiş davranış örüntüleri olarak obsesyon ve kompulasyonlar devam eder. Davranışçı psikoterapinin temel kuralı, rahatsızlık yaratan şeyin üstüne gitmektir. OKB’de ise rahatsızlık veren şeyden kaçınmak söz konusudur. Davranışçı terapi kaçınan şeylerle yüzleşmeyi yaşatma temelinde çalışır. Bir örnek çerçevesinde bakacak olursak, elini kirleteceğini düşündüğü için kapı koluna dokunmamaya çalışmak ya da birisiyle tokalaştığında mikrop kapmamak için saatlerce ellerini yıkamak gibi davranışlar tekrarlana tekrarlana alışkanlığa dönüşmüştür. Davranışçı bir terapistin yapacağı şey tokalaşmayı sağlamak ve mikrop bulaşması hayaletinin dağılmasını seyretmek olacaktır. Davranışçı psikoterapi “alıştırmak” esasına dayanır. Kişilerin alışkanlıkla oluşan OKB durumları tersine alıştırma yolu ile çözülebilir de. Davranışçı terapi OKB’de tepki önleme-geciktirme ilkesi doğrultusunda çalışır. Yani kompulsüyonu erteleyebilme ve buna dayanabilme kapasitesi aşamalı olarak geliştirilerek kişinin bunu deneyimlemesi ve kaygısının giderek azaltılması hedeflenir. Böylece yeni bir öğrenme gerçekleşmiş olur.
Davranışçı kuram, OKB tedavisinde dünyada en çok kullanılan ve en etkili metot olmasına karşılık bazı insanların nasıl aniden ve yoğun bir biçimde bu semptomlarla boğuşmaya başladıkları konusunda tatmin edici bir açıklama yapmaktan uzaktır.

3-Klein’e Göre Obsesif Kompulsif Bozukluk:

            Klein, obsesyonları içsel iyi nesnenin tahrip arzusuna karşı kullanılan savunmalar olarak değerlendirir. Çocuk sevdiği nesneyi geri dönüşümsüz, onarımı mümkün olmayan şekilde tahrip etmemek için kontrol altında tutmaktadır. OKB semptomları da bir tamir gayretidir.

4-Mallinger’a Göre Obsesif Kompulsif Bozukluk:

            Mallinger’in gelişimsel bakış açısına göre kontrol ihtiyacını çocuğun anne babasının devamlılığından emin olmadığında, tehlike algısının doğurgusu olarak değerlendirmek mümkündür. Mallinger, OKB’de kendisi ve ötekilerin temsillerinin, eleştiren ve cezalandıran ötekilerin bir yansıması olarak ifade edilmektedir. Bu nedenle bunlar sıklıkla “kontrol etme ve bağımsızlık” düşüncelerine sebep olmaktadır.

5-Salzman’a Göre Obsesif Kompulsif Bozukluk:

            Salzman, OKB’nin dinamiğinde öfkeden çok utanç, onur yitimi, zayıflık, yetersizlik duygularının ortaya çıkmasını önleme gayreti olduğunu düşünmüştür. OKB hastalarının analizinde anne çocuk ilişkisine bakılmasının önemli olduğunu vurgulamış, bu hastaların genellikle omnipotan, despot ve aşırı koruyucu olarak içselleştirilmiş anne tasarımları ile kurulan ilişkinin bu hastalığın oluşumunda önemli katkısı olduğunu belirtmiştir.

6-Meares’a Göre Obsesif Kompulsif Bozukluk:

            Meares, OKB’li hastaların kendilik sınırlarının gelişmemiş olduğunu, bu nedenle bu hastalığı yaşadıklarını ifade eder. Bunun aşılması için çocuğun, başkalarının sadece kendi uzantıları olmadığını, kendilerine ait düşünceleri ve istekleri olduğunu kabul etmesi gerekir. Tedavide de bu kişilik yapısının ele alınmasını ve kendilik duygusunun, düşüncelerin bireyin kendisine ait olduğunun işlenmesi gerektiğini söyler.

                                                 

                       Obsesif Kompuksif Bozuklukta Psikososyal Etkenler

Toplumsal ve Kültürel Etkenler:

            Obsesif kompulsif bozukluğun oluşunda toplumsal etkenlerin yeri aydınlatılmamış olmakla birlikte obsesif kompulsif kişilik yapısının toplumsal tutumlarla bağlantısı olabileceğine ilişkin veriler vardır. Titiz, kuralcı, törenci, özellikle çocukluk çağında aşırı kuralcı ve disiplinli eğitim veren toplumlarda düzenli, temizliğe fazla değer veren, zaman ve düzen kavramı daha güçlü gelişmiş kişilikler yetiştiği kabul edilebilir. Buna Japon toplumu örnek verilmektedir. Fakat Japon toplumunda Obsesif kompulsif bozukluğun başka toplumlara göre daha sık görüldüğüne ilişkin bir bulgu yoktur. Ancak bu bozukluğun üst sosyo-kültürel düzeydeki kesimlerde ve tuvalet eğitimine aşırı düşkün, utanç, suçluluk, günah duygularını fazla geliştiren ailelerde daha sık görüldüğü sanılmaktadır. Ancak bu konuda iyi düzenlenmiş araştırmalar olduğunu söylemek güçtür. Freud, dinlerin oluşunda obsesif-kompulsif düzeneklerin önemine işaret etmiş; hatta dinleri bir tür obsesif kompulsif nevroz olarak görmüştü. Ona göre dinsel törenler ve ibadet bireyin içindeki olumsuz, yasak dürtüleri bastırmak için kullanılan yineleyici, kalıplaşmış karşıt tepki kurma ve yapma-bozma düzeneklerinden başka bir şey değildir.  Toplumumuzda çok sık görülen uğursuzluğa karşı birkaç kez tahtaya vurma, güzel bir çocuk görüldüğünde maşallah, tuh tuh gibi sözler söyleme aslında nevroz belirtisi olmasa bile bunlar inanılan bir kötülüğü, uğursuzluğu kovmak için yapılan ve büyüsel düşünceye dayalı zorlantı devinimlerdir. Obsesif Kompulsif bozukluk bir kültüre ya da bir çağa özgü değildir. Temel özellikleri farklı çağlarda ve faklı kültürlerde aynı olmakla birlikte kültürel etkiler hastalığı çeşitli açılardan etkiler. Özellikle dini inançların belirtilerin şekillenmesinde önemli rolü olmaktadır. Müslüman ülkelerde yapılan çalışmalarda en sık karşılaşılan saplantıların dini temalı oldukları bildirilmiştir.  Türkiye’de yapılan bir çalışmada saplantı-zorlantı bozukluğu olan bir hasta örnekleminde dini içerikli saplantıların % 42 oranında bulunduğu gösterilmiştir. Ancak aynı çalışmada dindarlık ile herhangi bir obsesif kompulsif bozukluk belirtisi arasında bir ilişki bulunamamıştır( Öztürk ve Uluşahin, 2016).

 

Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Kültür

            OKB sıklığı ve yaygınlığı kültürler arasında benzerlik gösterse de, kültürün obsesyonların ve kompülsiyonların teması üzerinde belirgin etkisinin olduğu görülebilmektedir. Epidemiyoloji araştırmaları OKB sıklığının ve yaygınlığının kültürler arasında belirgin bir farklılık göstermediğini, bununla beraber alt tiplerin sıklığı ve fenomenolojisi açısından kültürler arasında önemli farklılıklar olduğunu göstermektedir. 7 farklı ülkede (İngiltere, Edmoston, Porto Riko, Munich, Tayvan, Kore ve Yeni Zelanda) yürüttülen kültürler arası çalışmada OKB semptomlarının yaygınlık, başlangıç yaşı ve diğer bozukluklarla komorbidite açısından oldukça benzer olduğunu gösterilmiştir. OKB’ nin yaygınlığı ve sıklığı açısından ırklar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığını saptanmıştır. Yaygınlığı ve özellikleri açısından kültürler arasında anlamlı farklılıklar görülmemesine karşın, alt tipler ve semptomlar incelendiğinde kültürler arasında OKB’nin farklılaştığını söylemek mümkündür. Literatürde ağırlıkla obsesyon alt tiplerinin görülme oranları, bulaşma, kuşku, simetri, saldırganlık, somatik, cinsel ve diğer şeklinde sıralanırken, kompülsiyonların görülme oranları, kontrol etme, yıkama, sorma veya itiraf etme davranışı, simetri ve kesinlik, sayma, istifçilik olarak sıralanmaktadır. Bu veriler ABD ve Avrupa toplumundaki sıklıkları yansıtmaktadır ve ülkemizde yapılan bazı araştırmalar bu verilerin bütün kültürler için geçerli olmadığını düşündürmektedir. Yapılan bazı karşılaştırma çalışmalarında bu durum ortaya konmaktadır. Fransa ve Türkiye’ deki OKB hastaları sosyodemografik, klinik ve fenomenolojik özellikler bakımından karşılaştırıldığında, dinsel obsesyonların ve dua etme kompülsiyonlarının Türkiye’ deki erkek OKB hastalarında Fransa’ dakilere göre daha fazla olduğu saptanmıştır. Yapılan araştırma sonuçlarında ülkemizde en sık saptanan obsesyonları sırasıyla kirlenme, dinsel, saldırganlık ve cinsel obsesyonlar olarak, en sık rastlanan kompülsiyonları sırasıyla kontrol etme, yıkama, yineleme ve sayma olarak bildirilmektedir. Yine Mısır, Hindistan, İsrail ve Türkiye’ de yürütülen çalışmalarda dini inançlarla ilişkili semptomlar; Brezilya, İngiltere çalışmalarında agresif/saldırganlıkla ilişkili semptomlar; Meksika çalışmalarında cinsellikle ilişkili obsesyonlar ve kültürel farklar dikkat çekmektedir. Türkiye’ de yapılan başka bir çalışmada da, OKB hasta örnekleminde obsesif kompulsif belirtilerle kültür arasındaki olası ilişki araştırılmış ve OKB belirtilerinin ve alt tiplerinin yaygınlığının Avrupa ve Amerika verileri ile ne derece benzer olduğu incelenmiştir. Alt tipler açısından değerlendirildiğinde, bulaşma obsesyonlarının ilk sırada geldiği, bunu sırasıyla zarar verme, somatik, dini içerikli, simetri ve cinsel obsesyonların izlediği saptanmıştır. Dinsel obsesyonları olan hastaların çoğunun ve cinsel obsesyonları olan hastaların neredeyse yarısının dinsel birtakım kompülsiyonlarının olduğu önemli bir bulgu olarak bildirilmektedir. Farklı ülkeler arasındaki karşılaştırmaların yanı sıra aynı ülkede farklı kültürel yapıya sahip grupların da semptomlar açısından farklılaşabileceği görülmektedir. OKB ve kültür çalışmalarında, genellikle epidemiyolojik olarak incelemeler yapılmakta ve hangi semptomların hangi kültürlerde daha yaygın oldukları incelenmektedir. Epidemiyolojik farklılıkların yanı sıra, kültürün bozukluğun ortaya çıkmasında oynadığı olası rollerin, kültür ve OKB gidişatı arasındaki ilişkinin, bozukluğun tedavisinde kültürel unsurların yerinin ve tedaviye verilen yanıt ile kültür arasındaki ilişkinin de araştırılması oldukça önemli bilgiler sağlayacaktır. Üzerinde durulması gereken önemli bir nokta, OKB’nin oluşumundaki zorlayıcı dürtü, düşlem veya düşüncelerin kabul edilebilirliği veya normal dışı olup olmadığına dair kişinin yargılarının ve bilişlerinin kültür tarafından şekillendirildiğidir.  Sadece OKB oluşumunda değil gidişatı ve tedavisinde de kültürün ve kültürel kavramların önemini tespit etmek OKB çalışmaları açısından yararlı olacaktır. Bugün OKB tedavilerinde ağırlıklı olarak kullanılan bilişsel yaklaşımlarda öncelikle hastanın bilişsel şemasının, yorumlamalarının doğru biçimde anlaşılması ve anlatılması önemlidir. Bunun için de hastanın kültürel yapısının iyi değerlendirilmesi gereklidir. Hastanın zorlayıcı bir düşünceyle ilgili mevcut yorumu kültürel yapısıyla yakından ilişkilidir. Bir kültürde hangi obsesyon ve kompülsiyonların daha fazla öne çıktığının ve yaygın olduğunun araştırılması elbette çok önemlidir ancak araştırmalar yapılırken o kültürdeki simgelerin, neyin ne anlama geldiğinin ve sisteminin nasıl işlediğinin de iyi bilinmesi gerekir. Örneğin, Türk kültüründe suyun ve temizliğin rolü iyi bilinmesi gereken kavramlardır ve kirlilik, kirlenmişlik, kirletilmişlik gibi sözlerin kullanımı hakkında bilgi sahibi olunmalıdır. OKB belirtilerinde bu obsesyon ve kompulsiyonları daha çok gösteren bireylerle çalışırken gösterdikleri temizlenme çabasının gerçek kirden kurtulmak için mi, yoksa dinsel anlamda bir arınma, temizlenme amaçlı mı olduğu kültür anlaşılmadan tam olarak anlaşılamayacaktır. OKB’ deki hatalı inanışların da hastanın ait olduğu kültürle ilişkili olduğunu söylemek mümkündür. Hasta bu hatalı inanışları içinde yaşadığı kültürden edindiği bilişsel şemalar ve yorumlamaları çerçevesinde yapmaktadır. Yine düşünce eylem kaynaşması ahlak ve olasılık boyutları da üzerinde durulması gereken önemli kavramlardır. Örneğin belirsizliğe tahammülsüzlük kavramı antropologlar tarafından çeşitli toplumlarda araştırılmış, farklı kültürlerde belirsizliğe tahammül düzeylerinin farklılık gösterdiği bildirilmiştir(Aktaş, 2014).

           

                         Obsesif Kompulsif Bozuklukta Tedavi Yöntemleri

1-İlaç Tedavisi:

            Obsesif kompulsif bozuklukta hastaların önemli bir kesiminin ilaç tedavisinden klinik olarak anlamlı sayılabilecek yarar sağladığı bilinmektedir. Bu hastalarda güçlü bir serotonin geri alım önleyicisi olan klomipramin ve seçici serotonin geri alım önleyicilerinin(SSGÖ) (fluoksetin, fluvoksamini paroksetin, sertralin, sitalopram) kullanılması ile oldukça iyi sonuçlar alınmaktadır. Bu ilaçların obsesif kompulsif bozukluktaki etkileri yalnızca çökkünlüğün düzelmesine bağlı değildir. Karşılaştırmalı çalışmalar ve meta-analizler etki açısından SSGÖ’lerle klomipramin arasında fark göstermemektedir. Sağaltıma uyum SSGÖ’lerle klomipraminden daha fazla olmaktadır. Yani tedavi için ilk seçim olarak SSGÖ’ler kullanılmakta, klomipramin ikinci seçenek olarak önerilmektedir. İlaçların erken dönemindeki etkisini belirlemek güçtür; etki giderek belirginleşir. Belirtilerde düzelme bir yıla kadar sürebilir bu nedenle doz değişikliği için acele edilmemesi önerilmektedir. İyilik hali ilaçlar kullanıldığı sürece devam eder. Yarar gören hastaların ilaçların en az bir-iki yıl kullanılması önerilmektedir. İlaçlar kesilecekse eğer yavaş yavaş azaltılmalıdır. Bu sağaltımdan hastaların dörtte üçü yarar sağlar, yarısından fazlası birkaç aylık ilaç sağaltımı ile iyileşir. Fakat obsesif kompulsif bozukluğu olan hastaların hepsinde bu ilaçların etkileri yeterince yüz güldürücü olmamaktadır. Özellikle toplama ve biriktirme zorlantıları ile cinsel, dinsel ve somatik saplantılarla giden ve zayıf iç görüsü olan hastalar ilaçlardan daha az yarar görmektedir (Öztürk ve Uluşahin, 2016).  Standart tedavi yaklaşımı olarak tedaviye serotonerjik bir ilaçla başlamak yeterli etkinlik sağlanmazsa diğer farmakolojik stratejilere geçme şeklindedir. Klomipramin tedavisinde, tedaviye 25-50 mg’lık dozlarla başlanır ve ilaç dozu 2-3 günde bir 25 mg’lık artışlarla 250 mg/gün’e çıkılır. Klomipramin tedavisinde diğer trisiklik ilaçlara benzer şekilde, sedasyon, hipotansiyon, cinsel disfonksiyon ve kolinerjik yan etkiler ( ağız kuruluğu gibi) görülebilir. OKB’nin farmakolojik tedavisinde seratonin geri alım inhibitörlerinin (SSRI) etkinliği çok sayıda araştırmada kanıtlanmıştır. SSRI’lar genellikle trisiklik ilaçlardan daha iyi tolere edilirler, bu yüzden OKB tedavisinde birinci basamak ilaç olarak kullanılırlar. SSRI’lar, OKB tedavisi için genellikle depresyon tedavisi için önerilen günlük dozlarından daha fazla kullanılırlar (iki veya üç kat).

Bu tedavilerden sonuç alınamazsa bir nöroleptik (risperidon, olanzapin gibi) ya da lityum ile güçlendirme tedavisi uygulanabilir. OKB’nin tedavisinde kullanılabilecek diğer ilaçlar monoaminooksidan inhibitörleri (MAOI), buspiron ve klonazepam’dır (Bahar ve Yavuz, 2008).

2-Bilişsel Davranışçı Terapi:

            Obsesif kompulsif bozukluğunun sağaltımının temel taşlarından biri bilişsel davranışçı psikoterapidir. Karşılaştırmalı çalışmalarda bilişsel davranışçı sağaltımın en azından serotonerjik ilaçlar kadar, belki daha etkili olduğunu göstermiştir. Yaşayarak alıştırma gibi davranışçı yöntemlerin eklenmediği salt bilişsel yaklaşımında bilişsel davranışçı psikoterapi kadar etkili olduğu gösterilmiştir. Bilişsel davranışçı sağaltımda hasta ile birlikte saplantı-zorlantı bozukluğu belirtilerinin nasıl geliştiğini ve nasıl sürdüğünü açıklayan hastaya özgü bir sağaltım planı oluşturulur. Bu sağaltım planında hastanın saplantı-zorlantı bozukluğu belirtilerine zemin hazırladığı, hastalığı başlattığı ve hastalığı sürdürdüğü düşünülen etkenler, hastanın temel inançları, saplantıları, yorumları, bunların yol açtığı duygular, başa çıkma yöntemleri bulunur. Temel inançları ve bunlara dayanan olumsuz değerlendirmeleri tartışarak ve bazı davranışçı deneyler ile çürütülmeye çalışılır. Hastanın bu temel inançlarına seçenek oluşturacak geliştirmesine yardım edilir. Kullanılan davranışçı yöntemler arasında özellikle yalayarak alıştırma ile yanıtı ertelemenin birlikte kullanılması çok etkili bulunmuştur. Yaşayarak alıştırma ve yanıtın ertelenmesi ile eski temel inançların bırakılması ve yeni oluşturulan düşünce seçeneklerinin pekiştirilmesi sağlanır. Bu yöntemde hasta bütün belirtilerini hafiften ağıra, kolaydan zora doğru bir liste içinde sıraya sokar. En hafif ve en kolay belirtilerden giderek ağırlaşan ve zorlayan belirtilere doğru üstüne giderek alıştırmalar yapılır. Örneğin; elleri kirlenecek diye bir yere dokunmayan bir kişiye önce kolay dokunabileceği şeylere dokunma, el yıkamayı artan süreler ile erteleme, el yıkama sürelerini ve yıkama sayılarını giderek azaltma alıştırmaları yapılır. Dokunma ile ortaya çıkan dayanma ya da bunaltının artmasını isteyerek daha çok dokunma, el yıkamayı azaltırken de bunaltıya katlanma ya da bunaltının gelmesini, artmasını isteme öğretilir. Bu sırada hastanın bunaltısını yatıştırıcı gevşeme yolları öğretilir. Ayrıca bilişsel alıştırmalarla hastanın kendilerini başka konulara, başka düşüncelere başka etkinliklere yönlendirmeleri öğretilir çünkü hastanın zevk aldığı uğraşlar saplantıları, zorlantıları azaltır (Öztürk ve Uluşahin, 2016).

3-Cerrahi Yaklaşımlar:

            Sağaltıma dirençli okb’de çeşitli cerrahi yöntemler denenmiş olmakla birlikte son 30 yıldır bu ameliyatların giderek azalmış, yerini uyarım teknikleri almıştır. Sağaltıma dirençli durumlarda internal kapsül ön bacağı, nukleus akumbens, ventral kapsül/venteal striatum, subtalamik çekirdek, alt talamik pedunkül gibi beyin bölgelerine yerleştirilen elektrodlarla uygulanan derin beyin uyarımından etkili sonuçlar alındığı bildirilmiştir (Öztürk ve Uluşahin, 2016).

 

Kaynakça

Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, Dördüncü Baskı (DSM-IV), Tanı Ölçütleri Başvuru Elkitabı’ndan, çev. Köroğlu, E, Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 2007.

Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, Beşinci Baskı (DSM-5), Tanı Ölçütleri Başvuru Elkitabı’ndan, çev. Köroğlu E, Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 2014.

Bahar, R. Ve Yavuz, M. (2008). Obsesif Kompulsif Bozukluk, İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sürekli Tıp Eğitimi Etkinlikleri, (62), 185-192.

Bulut, S., Fıstıkcı, N., Topçuoğlu V. (2014). İçgörüsü Az Olan Obsesif-Kompulsif Bozukluk. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 6(2), 126-141.

Güçlü Gönüllü, O., Konkan, R., Sungur, M.Z., Şenormancı, Ö. (2012). Obsesif Kompulsif Bozukluğun Metakognitif Modeli. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 4(3), 335-349.  

Karaaili Aktaş, O. (2014). Toplumsal Değerler, Cinsiyet Rolleri, Ahlak Algısı ve Bilişlerin Obsesif Kompulsif Bozukluk Semptomları İle İlişkisi (Yayımlanmış yüksek lisans tezi). Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Klinik Psikoloji Anabilim Dalı, Bursa.

Karahan, G. (2006). Erken Disfonksiyonel Şemaların Obsesif Kompulsif Bozukluğu Olan Hastalar ve Sağlıklı Kişilerdeki Aktivasyonlarının Karşılaştırılması (Yayımlanmış uzmanlık tezi). Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği, İstanbul.

Özen, D.Ş. ve Pişgin, İ. (2010). Çocuktan Erişkinliğe Obsesif Kompulsif Bozuklukta Hatalı Değerlendirme ve İnançları Alanları. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 2(1), 117-131.

Öztürk, M.O., Uluşahin, N.A., (2016). Ruh Sağlığı Bozuklukları (14. Baskı). Ankara : Bayt Yayınları.

Topçuoğlu, V. (2003).Obsesif Kompulsif Bozuklukta Psikanalitik Görüşler, Klinik Psikiyatri, (6), 46-50.

Toptaş, B. (2019). Kuramsal Çerçeveden OKB. Türkiye Bütüncül Psikoterapi Dergisi, 2(3), 94-109.

Bu yazı 427 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum