içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

UMUDA TUTUNMAK

30 Ekim 2020, 14.50 suları... En yakın arkadaşıma attığım “seni birazdan ararım” mesajı ve ardından, ansızın yerin kilometre altından gelen uğultu sesleri... Sanki yer ayaklarımın altından kayıyor, bir boşlukta süzülüyordum. Çığlık atmak istedim, sesim dahi çıkmadı, dilimden dökülecek tek bir kelime bulamadım. Oysa çok şey söylemek istedim, yapamadım. Hayatımın en çaresiz anını annem ve babam ile birlikte yaşadım. Babamın gözlerindeki o telaşı mıh gibi aklıma kazıdım. Kazıdım ki unutmayayım, unutturmayayım. Daha çok seveyim mesela, daha çok sarılayım. “Birazdan” kelimesi yerini mümkün olduğunca “şu ana” bıraksın. Ertelememeliydim sevdiklerimi, ertelememeliydik. Annem ile sarılmış, birbirimize bakıyorduk. Sarılmak az kalır, adeta kenetlenmiş, bir bütün olmuş gibiydik. O an hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden kayıp geçti. Sahi en son ne zaman bu denli sıkı sarılmıştık? Ölümle burun buruna kalınca mı birbirimizin değerini anlamıştık? Aslında öyle değildi hep en değerlim annemdi, sadece üç günlük dünyada ölmeyecek gibi yaşadığımız içindi.

 

 

Deprem bitti, sessiz çığlıklarımı yuttum ve gözyaşlarına boğulan annemi sakinleştirdim. Felaketin eşiğinden döndüğümüze daha kendimi inandıramadan, enkaz yığınları altında kalan yüzlerce insanın haberini aldım. O an, zaman durmuştu benim için. Yutkunmakta güçlük çekiyor gibiydim. Telefonum susmuyor, deprem haberini alan tüm yakınlarım telaşla beni arıyordu. “Ben iyiyim” bile diyemiyordum, ben iyiydim ama biz iyi değildik. Dakikalar önce, benim gibi annesine sarılıp, korkudan titreyen çocuklar iyi değildi. Yıllarca emekle çalışıp ev sahibi olan büyüklerim iyi değildi. Kim bilir ne haldeydiler? Neden elimden bir şey gelmiyordu? En güvenli hissettiğim, huzur bulduğum yuvama korkudan giremiyordum. Tüm gece güzel haberler gelmesini diliyordum. Zaman geçtikçe, enkaz yığınları altından sağ çıkarılan her bir can “umut” oluyordu. Tek yürek olmuştuk, hiç tanımadığım çocukların annesi olmuştum sanki. Kayıp haberleri aldıkça daha güçlü olmam gerekiyordu. Elif’in minicik elleriyle hayata sarılışı umut olmuştu çünkü hepimize. Peki ya Ayda’nın verdiği yaşam mücadelesi, nasıl bir mucizeydi? O günden itibaren hepimiz, Elif, Ayda, idil, Günay ve daha fazlasıydık. Birdik, tek yürektik, hiç tanımadığımız insanların acısına üzülüyorduk, çünkü insandık.

 

 

Yaşam mücadelesi veren minicik bedenleri gördükçe, hayata olan umudum ve yaşama isteğim artıyordu. “Şimdi daha güçlü ayağa kalk ve daha sıkı sarıl hayata” diye haykırmak istiyordum sanki evrene. Nasıl ki mutluluk, sevinç bizim içinse, acıyı hissedip umuda tutunabilmekte hayatımızın bir parçası olmalıydı. Gerçekliği olduğu gibi kabul etmeli ve acımızı bastırmak yerine, paylaşmalıydık. Çünkü yaşadığımız üzüntü ile yüzleşir ve hissettiğimiz duyguları kabul edersek, zorluklarla daha iyi başa çıkabilirdik. O günden sonra kabul ettim, aslında yaşadığımız hayat “an” dan ibaretti. Karşıma çıkan her fırsatta sevdiklerime sarılmaya söz verdim kendime. Yaşadığım her anın kıymetini bilmeye, olabildiğince gülmeye ve her ne olursa olsun hayata sıkıca sarılabilmeye.

Bu yazı 790 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum