içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

BİR HAYAT NE DEMEK?

Nefes alıp verirken ya da adımlarımızı atıp yürürken düşünüyor muyuz bunları nasıl yapacağımızı?

Evet şimdi temiz havayı içime çekip, vucudumdaki eski havayı dışarı atacağım... Şimdi bir kez daha, evet şimdi bir daha... Veya şimdi sağ dizimi kırıp ayağımı kaldırarak öne doğru bir adım atacağım, evet şimdi de sol bacağımla aynı hareketi yapmalıyım ve şimdi sağ...

Düşünmüyoruz. Düşünmeyi geçiyorum, çoğu zaman bunları yaptığımızın farkına bile varmıyoruz.

Ne kadar çok bilimsel açıklama var bu kendiliğinden akış ile ilgili. Fakat kaçımız vakıfız bu açıklamalara? Otomatikleşmiş bu becerilerle ilgili neden araştırma yapalım ki? Hatta şunu söyleyeyim: “Nefes alırken niçin bunu düşünerek yapmıyoruz?” fikrinin üzerine dahi kafa yormamışızdır çoğumuz. Evet şimdi yazınca, okuyunca bir düşündük... Nefesi düşünerek alsak başka işlerimizi nasıl yapacağız yani ne saçma bir fikir bu dedik belki de. Ama sonuç olarak üzerine düşündük işte. Normalde aklımıza bile gelmez. Denemek için arama motoruna sordum bu soruyu. “Nefes alırken niçin bunu düşünerek yapmıyoruz?” veya “Nefes alırken neden düşünmüyoruz?” Yanılmamışım. Cevap veren sitelerden hiçbiri sorduğum sorunun yanıtı değildi. Yanıtlar ise yazmaya başlarken düşündüğüm yere götürdü beni.

“Nefes darlığı nedir?” “Nefes darlığı neden olur?” ve “Nefes darlığı nasıl geçer?”

Evet, nefes almak üzerine düşünmek için nefes alamama durumunun varlığını göstermesi gerekiyormuş. Aynı örneği yürüme becerisine genelleyelim. Yürüme becerisi... Genellemek... Ne kadar da mekanik, ne kadar da yetersiz kelimeler ifade etmeye... Burda yazandan daha dokunaklı aslında her biri... Hem nefes alırken hem de yürüyebilirken ne kadar anlayabilir ki insan diğer ucu, ne kadar incelikli bir şekilde ifade edebilir?  Yürüyebilmek üzerine de fikir yürüten çoğu kişinin bu beceriden yoksun olması en az nefessizliğin oluşturduğu fikirler kadar acı değil mi?

Herhangi bir uğraş vermeden yaptığımızda değeri olmayan her şey, elde etmek için çaba göstermemiz gerektiğinde kıymete biniyormuş.  Peki bu sonuç sadece basit bir arama işleminden mi çıktı? Elbette hayır. Bunun cevabını yazıyı yazıp bitirdiğimde ben kendime vermiş olacağım, sizler ise okuyup bitirdiğinizde kendinizi cevaplayabileceksiniz. Her birimiz kendi öznel dünyamızda...

 

Peki, o zaman hem rahatça nefes alabiliyorken, hem de çabasız bir şekilde yürüyebiliyorken bu düşünceler benim aklıma nereden, niçin düştü? Dolaylı bir yerlerden fikirlerin zihnimde bir bir uç uca zincirlendiğini ve beni bu kilit noktasına getirdiğini söyleyebilirim. Zincirin ilk halkası, pandemi nedeniyle yitirdiğim sevdiklerim. Zincirin ikinci halkası her gün televizyon ekranlarında, sosyal medyada yayınlanan tablo.

Utanarak, hatta yerin dibine girerek itiraf ediyorum. O tabloda yaşamını yitiren kişilerin sayısını gördüğümde biraz üzülmek, biraz uzaklara dalmak, biraz ne olacağız böyle diye düşünmek ve biraz da “Ya biz de böyle olursak?” diye düşünmekten başka bir fikir oluşmadı zihnimde. “Sayı” kavramının çirkinliği aklıma uğrayıp geçti öylece. Başlangıçta her gün dehşetle takip ettiğim, korktuğum, üzüldüğüm, ağladığım tablo günler geçtikçe, aylar geçtikçe tıpkı nefes almak gibi tıpkı yürümek gibi normalleşti, otomatikleşti... Taa ki soluk boruma bir şey kaçıp nefes alamayana dek, taa ki ayağım bir engele takılıp da yürüyemeyip düşene dek...

Dün, bugün, yarın... Baktığımız, bakıyor olduğumuz ve bakacağımız o tablodaki “rakam” olarak nitelendirilen ve aslında “hayat” olan o canlar...

Ailemizden, akrabalarımızdan, öğretmenlerimizden ya da arkadaşlarımızdan herhangi birisi ya da birçoğu yapmak istediğimiz bir eylemi engellediğinde, bağlı olduğumuz düşünceyi eleştirdiğinde, neyi nasıl yapacağımızı söylediğinde nasıl da “Bu benim hayatım!” diye gür çıkıyor sesimiz! Öyle değil mi? Öyleyse başka hayatların varoluşu tehlikeye girdiğinde de böyle gür çıkmalı sesimiz!

Peki, yaşam süresi henüz yeterince uzun değil diye iki yaşındaki küçük bir kız ya da oğlan çocuğunun kurduğu hayaller, mutlu olduğu ya da üzüldüğü durumlar küçümsenebilir mi? Küçümseneceğini düşünüyorsanız küçücük bir çocuğun balığının akvaryumunda ters döndüğü halini gördüğündeki yüz ifadesine, ya da eline bir çikolata verildiğinde gözlerinin içinde oluşan ışığa bakın. İkisi de yaşı ilerlemiş olan büyüklerin üzüntüsü ve sevinci ile kıyaslanamayacak kadar büyük ve gerçek. Her duygu kendi bulunduğu zamanında aynı derecede kuvvetli. Pay küçüldükçe payda da küçülüyor ömrün sayı doğrusunda. Dörtte iki ile elli de yirmi beşin değeri aynı. Bu arada... Seksende kırk da aynı. Değişmiyor. Yaşın küçüklüğü ya da büyüklüğü hayatların değerini etkilemiyor. Demem o ki, hiçbir hayatı küçümseyemezsiniz.

Başkaları üzerinden verilen örneklerle bazı durumları, hele ki böyle incelikli ve sorumluluk başlığı altında olanları, içselleştirmek zordur. Ama nasılsa birimiz diğerinden farklı değiliz. Öyleyse kendi içimize bir fener sallandıralım ve bu kez oradan bakalım.

Sizi yerle bir eden anları düşünün. O anıları gözünüzün önüne getirdiğinizde karmakarışık hisler yoklayabilir içinizi. Hala etkisinden kurtulamadıysanız kendiniz için üzülebilir, hayıflanabilirsiniz. Zor da olsa direnerek, dişinizle, tırnağınızla üstesinden geldiyseniz kendinizle gurur duyabilirsiniz. Beni ben yapan geçmişim diye övünebilir, bir anda kendi kendinizin başını okşama isteğine kapılabilir, kendinizi özel hissedebilirsiniz. Geçmişteki bazı anları ise çok özleyebilir, başka hiç kimsenin böyle şeyler yaşamamış olduğunu düşünebilir, kendinizi şanslı hissedebilirsiniz. Oralardan güç alarak kendinizi bir okun yayın üzerinde gerildiği kadar ileri fırlatabileceği düşüncesiyle motive ederek gelecekle ilgili envayi çeşit plan kurabilir, bunları gerçekleştirmek için yanıp tutuşabilir, gecenizi gündüzünüze katarak emek verebilirsiniz. Eğer gerçekten farkındalık şanslısıysanız geçmiş ya da geleceği değil de bulunduğunuz anı düşünebilir, şu anda size keyif veren bir şeyler yaptığınızın ayırdına varabilirsiniz. Sevdikleriniz, bayıldıklarınız, sevmedikleriniz, nefret ettikleriniz, tiksindikleriniz, korktuklarınız, şaşırdıklarınız, öfkelendikleriniz, bekledikleriniz... Hepsi ama hepsi size özgü kombinasyonlarla ne kadar da özel, ne kadar da biricik... Varın kendiniz ve kendinizle ilgili tüm zamanların örneklerini siz sıralayın... İşte tüm bunlarla beraber siz, sayısız dalları uçsuz bucaksızca gökyüzüne uzanan eşsiz bir hayatsınız. Tıpkı diğer hayatlar gibi! Ne eksik ne de fazla!

 

Yazının bitmesine çok bir satır kalmadı fakat bana sorarsanız yine de ben yazmaya siz de okumaya devam etmeden tam bu noktada biraz olsun duraksayalım, düşünelim üzerine... “Tüm bunlarla beraber siz, sayısız dalları uçsuz bucaksızca gökyüzüne uzanan eşsiz bir hayatsınız. Tıpkı diğer hayatlar gibi! Ne eksik ne de fazla!”

İçinize sallandırdığınız fener eşliğinde geçmişinizi, şimdinizi ve geleceğinizi izlediğiniz o anların bir anda fenerin sönmesiyle yarım kaldığını düşünün. İşte bütün ışıklar söndü!

Pandemi günlük tablosuna ilişirse gözümüz aklımıza getirelim ki, yüzlerce, binlerce olarak ifade edilen o sayılarla verilen hayatlar hiçbiri diğerinden daha az ya da daha fazla kıymetli olmayan eşsiz varoluşlardır. Bizim onlara karşı sorumlu olduğumuz varoluşlar! Ayrıca üç yüz kayıp demek üç yüz varoluş yitimi demek de değildir! Üç yüz aile, kat be kat fazlası solmuş, perişan olmuş varoluş demektir. Bunların farkına varıp birkaç zaman üzülüp sonra sorumsuzca yaşamak ise bize göre değildir. Çünkü az önce söylediğim gibi biz kendi varoluşumuza karşı sorumlu olduğumuz gibi diğerlerine karşı da sorumluyuz. Buraya pandeminin sözlük anlamını da bırakayım: bir kıta hatta tüm dünya yüzeyi gibi çok geniş bir alanda yayılan ve etkisini gösteren salgın hastalıklara verilen genel ad. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Pandemi) Yani bireysel bir etki değil bu, dolayısıyla bireysel önlemlerle çözülemez. Sosyal hayatın bu kadar dışında kalmak bizi çok sıktı, çoğunlukla keyif aldığımız bireyselliğimiz dahi bazı zamanlar hapsolunmuşuz hissiyatı veriyor, psikolojik olarak da tükenmiş durumdayız, biliyorum.. Fakat hiçbirinin yerine koyulamayacak kadar dönülmez kayıplar olduğunu sanmıyorum. Yitip giden bu hayatlara ve kendimize saygı duyabilmek adına bilim insanları tarafından belirtilen tedbirlere uymak boynumuzun borcudur. Çünkü hepimiz sayısız dalları uçsuz bucaksızca gökyüzüne uzanan eşsiz hayatlarız. Ve birimiz bir diğerinden... Ne eksik ne de fazla!

 

Bu yazı 211 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum