içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

BENLİK: BOŞ ÇERÇEVE

Benim diye tutunup kendinizle özdeşleştirdiğiniz her şeyden şüphe duyun!

 

 

Benliğim yıllarca saklandı bir çekmecede. Onu, geçmişte yaptıklarımın oluşturacağı gelecek taahhüdüyle besledim. Bu güvenli alanı öylesine sevdi ki bilmediği duygularda kaybolma korkusuyla, bu güvenli limanda yıllarca kalakaldı. Her sabah dün bıraktığına başlayan ve yarın düne gözlerini açacak gibi, o denli statik aktı ki bu benlik, bilinen duygu ve düşünceler aynı olma halini doğurdu. Dolayısıyla geçmiş, şimdi ve gelecekte sürekli pekişen bir aynılıktan süregelen yaşam çemberi oluştu. Kapının önünde karıştırılacak ikinci bir anahtar dahi olmadı. Tek anahtar tek kapıyı açtı. Duruşu, yaşamın dinamikliğine tepki gibiydi. Bir gün aç bıraktım onu. Dikkatini beslediği geçmiş, hiçbir öğünde karşılamadı onu. Egemenliğinde olduğunu zannettiği, oysa kendisi egemenliğine sığındığı her şey birer birer silindi: Sabah kahvesi, ofis günlüğü, dostları, bildiği mekânlar, sevdiği kokular,  kıyafetleri, bedeni, mesleği hatta ailesi… Benim zannedip yaşama sunduğu bu imajdan geriye kalan, hiçbir şeydi. Bu bir amnezi değildi. Bu, insan zihninin Locke’cutabularasa’sına dönüşü veya tüm zerrelerini besleyen bomboş, berrak bir başlangıç zihninin doğumuydu. Eskiyle kopan bağlar, yepyeni bir dönüşümü oluşturuyordu. Ben olarak girdiğim o kapıdan çıkan hiç kimseydi. Her gün yeniden doğan bu hiçlik öylesine canlıydı ki: Platon’un mağarasından kaçan köle misali… Yaşamın gölgelerini geride bırakarak, yaşamın kendisi oldu. Geçmişin ayak izlerinden tahmin edilebilir bir gelecek yaratmaktan çok uzaktı artık. Oluşan, yepyeni bir geleceğin keşfinin heyecanıydı.

 

 

Çekmecelerde belli kalıplarda oluşturduğumuz katı benliklerimiz ve bilinç düzeyine çıkınca aynılaşma halleri… Ne tuhaf bir trajikomedi, bir o kadar da biricikliğimizi katleden bir durum. Bizim gibi olmayanı ötekileştiren, insanları yalnızca iki boyutlu halde görüp aynı olmayanı kabullenememek. Nasıl da insanın doğasındaki çeşitliliğe aykırı bir durum, değil mi? İnatla farklılaşma çabasından doğan bir benliğin, dışa yansımasının aynılığı… Yıllardır asla sevmiyorum diye ittiğim yemekleri, yıllarca sevmemeye devam etmem paranın bir yüzüyken öteki tarafta, yemeğin popülerliğinin arttırılması sonucu, sevme ihtimalime yaslanıp aynı yemeği tatmam. İlk tatmadan sonra sevmeye çalışmam. Beklentim, her seferinde aynı malzemelerin eklenmesinden her durumda farklı bir yemek çıkması mı? Aynı malzemeler aynı yemeği doğuruyorsa burada değişen ne? İlk olarak değişen benim damak tadım olabilir. Eğer öyleyse bu, kabul edilebilir bir gerçeklik. İkinci ve asıl problemin baş gösterdiği ihtimal ise ideal damak tadımı belirleyen bir toplumun, üzerimdeki etkisiyle yemeği yemem. İkinci ihtimalde durum, benliğin nasıl da toplumsal bir yanılsama olduğunu gözler önüne seriyor; çünkü değişen toplumsal bağlamlar, her durumda kişinin de aynı ölçüde değişimini bekler. 1950’lere kadar toplumda kendini gösteren savaş ve kıtlığın etkisi,  dolgun vücudun, güzelliğin resmini sunduğuna yönelik inanç, günümüzde yerini yaygınlaşan sosyal medya, tekstil firmalarının ürün çokluğu ve gıdaların kolay ulaşılabilirliğinin 34 beden kadın vücudunu idealize bir şekilde sunmasına bıraktı. Sürekli değişen bu ölçütlere yetişme çabası, bir tür gölge kovalamacasına dönüşürken beraberinde getirecekleri ise hiçbir zaman tamamlanamayacak bir eksiklik hissi, düşük benlik saygısı, aşırı özeleştiri yapma, bozulan beden algısı, yetersizlik, kabul edilememe korkusu, değersizlik, suçluluk gibi duyguları da beraberinde getirir.

 

 

Peki, hem kendimizi belli kalıplara sığdıran katı benliklere,  hem de marangozdan çıkmış gibi aynılaşan keresteden hayatların yaşandığı, insan formuna bulaşmadan yaşamak mümkün mü? Bu durumda mümkün olan insan için kesinlikle can suyu niteliği taşır. Bunun yolu ise toplumsal olarak farklılıkların insan olmanın doğal bir sonucu olduğunu kabul etmekten geçer. Bu saygınlık da kişinin, biricikliğinin kabulü, kendi yolundaki memnuniyeti ve kendi olma özgürlüğünü doğurur.  Kişi  “fazlalılarının kırpılmadığı ya da eksiklerinin yamanmadığı bir yerde”  ancak kendi olabilme potansiyelini gösterebilir. Böylesi bir yer topluma yayılmış haliyle bir ütopya gibi gelebilir ancak hepimiz, sorumlu olduğumuz duygularla, kendi zihin yapımızı bu ütopyaya dönüştürebiliriz. Bu haliyle yaşam, tek bir bitiş çizgisinin, tek bir kazananının varlığındaki koşuş olmaktan çıkıp herkesin kendi bedeninin, zihninin izin verdiği ölçütte tamamladığı, kendi zaferine ulaştığı bir yer olur.

 

 

 Herkesin, kendi yolunun yolcusu olduğu bu yaşamda, hepimiz yalnızız. Ne katı bir benlikle tutunduklarımız bize ait ne de esnek bir değişken tutumla dışarıdan bize yansıtılan ve bizim olduğunu sandıklarımız. Bu yüzden en uzun ilişkide var olduğumuz kişi olan kendimizle halimizden memnun, yolumuzun kabul gördüğü yerde sağlıkla buluşmak üzere…

 

 

Bu yazı 203 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum